ATA TOPRAĞINA DÖNÜŞ

Yıllar Sonra Elazığ Şahinkaya'da Köklerimle Yeniden Buluştum
İnsan bazen yıllarca aynı şehirlerde yaşar, aynı sokaklardan geçer, aynı gökyüzüne bakar; fakat yine de içinde tarif edemediği bir eksiklik hisseder. Hayatın telaşı, çalışma koşuşturması, şehirlerin bitmek bilmeyen gürültüsü, omuzlarımıza yüklediği sorumluluklar derken insan çoğu zaman farkına bile varmadan özünden uzaklaşır. Gün gelir, takvim yaprakları yılları devirir; saçlara ak düşer, yüz çizgileri derinleşir ama insanın içinde hiç yaşlanmayan bir çocuk kalır. O çocuk, bir gün mutlaka doğduğu yere değil, köklerinin başladığı yere dönmek ister.
Çünkü insanı dünyaya getiren sadece annesi değildir. İnsanı asıl var eden; dedelerinin alın teri, ninelerinin duası, atalarının namusu, ailesinin bıraktığı izler ve üzerinde yürüdüğü ata toprağıdır.
Ben de yıllar sonra böyle bir özleğin peşinden düştüm.
İstikametim Elazığ'dı…
Ve Elazığ'ın kadim dağlarının arasında, çocukluğumun hikâyelerini dinleyerek büyüdüğüm, annemle babamın doğup büyüdüğü, dedelerimin ömür sürdüğü, atalarımın ebedî istirahatgâhı olan Şahinkaya Köyü...
Bu yolculuk sıradan bir memleket ziyareti değildi.
Bu, insanın kendi mazisine yaptığı bir yolculuktu.
Kendi soyuna…
Kendi geçmişine…
Kendi hafızasına…
Kendi duasına doğru atılmış sessiz ama derin bir adımdı.
Elazığ yollarına düştüğüm andan itibaren içimde tarif edilmesi güç bir heyecan vardı. Yol boyunca gördüğüm her dağ bana başka bir hatırayı fısıldıyordu. Her viraj sanki beni biraz daha çocukluğuma yaklaştırıyordu.
Annemin yıllarca anlattığı köy hikâyeleri...
Babamın çocukluk hatıraları...
Dedemin anlattığı eski zamanlar...
Hepsi birer birer zihnimde canlanıyordu.
Ne gariptir ki insan bazen hiç gitmediği bir yeri bile özleyebilir.
Çünkü o özlem mekâna değil, anlatılan hikâyelere duyulur.
Ben Şahinkaya'yı çocuk yaşlarımdan beri dinleyerek büyümüştüm.
Annemin çocukluğunu...
Babamın gençliğini...
Dedemin mücadele dolu hayatını...
Ninemin tandır başındaki emeklerini...
Köy odalarında edilen sohbetleri...
Kış gecelerinde yakılan sobayı...
Dağlardan getirilen odunları...
Bağ bozumu zamanlarını...
Harman yerlerini...
Koyun sürülerini...
Çobanların sesini...
Bayram sabahlarını...
Hepsini dinleyerek büyümüştüm.
Belki yıllarca kilometrelerce uzakta yaşadım.
Belki farklı şehirlerde çalıştım.
Belki binlerce insan tanıdım.
Ama insanın çocukluğunda dinlediği hikâyeler hiçbir zaman hafızasından silinmiyor.
Onlar, yıllar sonra sizi yeniden çağırıyor.
İşte ben de o çağrıya kulak vererek yeniden Şahinkaya'nın yolunu tuttum.
Köyün giriş tabelasını gördüğüm an, kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başladı.
Sanki yıllardır beni bekleyen sessiz bir dostla yeniden karşılaşacakmışım gibi...
Araç yavaş yavaş köyün içine girerken gözlerim pencereden ayrılmıyordu.
İlk dikkatimi çeken şey, zamanın bıraktığı izler oldu.
Eskiden kerpiç olan birçok ev yerini yeni yapılara bırakmıştı.
Bazı sokaklar genişletilmişti.
Yeni yollar açılmıştı.
Çocukluğumdan hatırladığım bazı yapılar artık yoktu.
Ama bütün bu değişimin arasında değişmeyen bir şey vardı.
Toprağın kokusu...
İnsan bunu tarif edemiyor.
Her toprağın ayrı bir kokusu vardır.
Ama insanın ata toprağının kokusu bambaşkadır.
O koku sadece burnunuza gelmez.
Doğrudan kalbinize işler.
Yıllarca unutmadığınızı sandığınız bütün anıları bir anda gün yüzüne çıkarır.
Arabanın camını sonuna kadar açtım.
Derin bir nefes aldım.
İçime çektiğim yalnızca temiz hava değildi.
Çocukluğumu...
Geçmişimi...
Annemi...
Babamı...
Dedelerimi...
Soyumu...
Hatıralarımı içime çekiyordum.
O an içimden tek bir cümle geçti:
"İnsan gerçekten ait olduğu toprağın kokusunu hiçbir zaman unutamıyormuş."
İlk durağım annemin ve babamın doğup büyüdüğü sokaklar oldu.
Yavaş yavaş yürümeye başladım.
Her adımımı büyük bir saygıyla atıyordum.
Çünkü bastığım topraklar, benim için sıradan bir yol değildi.
Bu sokaklarda annem koşmuştu.
Bu taşlara babam basmıştı.
Belki tam önümde gördüğüm çeşmeden su taşımışlardı.
Belki aynı ağacın gölgesinde dinlenmişlerdi.
Belki aynı avlularda oyun oynamışlardı.
Belki aynı dağlara bakarak hayaller kurmuşlardı.
Şimdi ben de onların yıllar önce yürüdüğü yolları yürüyordum.
Bir evin önünde uzun süre durdum.
Kapısını sessizce seyrettim.
Duvarlarına baktım.
Pencerelerine baktım.
Belki annem burada ilk kez yürümeyi öğrenmişti.
Belki dedem akşam işten dönünce bu kapıyı çalmıştı.
Belki ninem tandırdan yeni çıkardığı ekmekleri bu avluya sermişti.
Belki bayram sabahı çocuk sesleri buradan yükselmişti.
Belki bir gelin bu kapıdan çıkmış...
Belki bir cenaze yine bu kapıdan uğurlanmıştı.
Bir ev yalnızca dört duvardan ibaret değildir.
Ev dediğiniz şey, içinde yaşanmış dualardır.
Kahkahalardır.
Acılardır.
Sabırlardır.
Fedakârlıklardır.
O yüzden eski evlere baktığınızda aslında taşları değil, geçmişi görürsünüz.
İşte ben de o gün taşlara değil, geçmişime bakıyordum.
Kendi ailemin tarihine bakıyordum.
Yıllar boyunca anlatılan hikâyelerin geçtiği mekânlara bakıyordum.
Ve ilk kez anladım ki...
İnsan, anne ve babasının çocukluğunu gördüğü gün onları yeniden tanıyor.
Çünkü anne-baba olmakla çocuk olmak arasında geçen yolun başladığı yer tam da burasıydı.
Şahinkaya…
Sadece onların doğduğu köy değildi.
Bizim aile tarihimizin başladığı yerdi.
Bizim soy kütüğümüzün sessizce toprağa işlendiği yerdi.
Bizim hafızamızdı.
Bizim kimliğimizdi.
Ve ben yıllar sonra yalnızca bir köye değil...
Kendi köklerime dönmüştüm.Ekim 2025 Elazığ Şahinkaya




