Mehmet Âkif Ersoy'un Kabri Başında

İstanbul'da ziyaret etmeyi en çok sevdiğim, her gidişimde içimde aynı fırtınaları koparan bir mekân vardır. O kapıdan her girişimde kalbim biraz daha ağırlaşır. Adımlarım yavaşlar, sesim kısılır, zihnim susar. Çünkü bilirim ki biraz sonra sıradan bir mezarın başında değil, bu milletin vicdanının huzurunda duracağım.
O kabir, Mehmet Âkif Ersoy'un kabridir...
Her defasında uzaktan görür görmez boğazım düğümlenir. Yıllardır aynı duyguyu yaşıyorum. Hiç değişmedi. Belki de hiçbir zaman değişmeyecek.
Yanına yaklaşırım...
Önce uzun uzun mezar taşına bakarım.
Sonra sessizce otururum.
Konuşamam...
Çünkü konuşmaya çalışsam sesim titrer.
Ben Mehmet Âkif'in kabri başında kelimelerle değil, gözyaşlarımla konuşurum.
Belki dışarıdan bakanlar sadece bir insanın mezar ziyaretini görürler. Ama benim yaşadığım bambaşka bir şeydir. Ben oraya yalnızca dua etmeye gitmiyorum. Ben oraya yıllardır bana yol gösteren bir büyüğümü ziyarete gidiyorum. Yazı hayatımın en büyük öğretmenlerinden birinin huzuruna çıkıyorum. Hesap veriyorum adeta...
Çünkü benim kalemimin iki büyük kutbu vardır.
Biri Halide Edip Adıvar...
Diğeri ise Mehmet Âkif Ersoy...
Hayatım boyunca yüzlerce yazar okudum. Binlerce kitap karıştırdım. Nice büyük fikir adamlarının satırlarında dolaştım. Ama beni ben yapan, kalemimi şekillendiren, yazıya bakışımı değiştiren iki isim oldu. Halide Edip bana cesur olmayı öğretti. Mehmet Âkif ise namuslu kalem sahibi olmayı...
Bugün elimde kalem tutabiliyorsam, haksızlık karşısında susmamaya gayret ediyorsam, doğruları yazmanın bazen bedel ödettiğini biliyor ama yine de yazmaya devam ediyorsam bunda Mehmet Âkif'in üzerimde bıraktığı tesirin payı inkâr edilemez.
Çünkü Âkif bana göre sadece bir şair değildir.
O, yazının namusudur.
O, kalemin vicdanıdır.
O, millet olmanın ahlâkıdır.
O yüzden insanlar ona "Millî Şair" derken ben hep eksik bulurum bu ifadeyi.
Hayır...
Mehmet Âkif yalnızca millî şair değildir.
Mehmet Âkif, bu milletin ta kendisidir.
Bir millet düşünün...
Yıllarca savaşmış...
Evlatlarını toprağa vermiş...
Yokluk içinde yaşamış...
Aç kalmış...
Çıplak kalmış...
Ama diz çökmemiş...
İşte o milletin sesi Mehmet Âkif'tir.
İstiklâl Marşı yalnızca bir şiir değildir.
O, Çanakkale'de toprağa düşen Mehmetçiğin son nefesidir.
Sakarya'da süngüsünü bırakmayan askerin duasıdır.
Anadolu'da oğlunu cepheye uğurlayan anaların gözyaşıdır.
Ve bunların hepsini tek bir yürekte toplayan adamın adı Mehmet Âkif Ersoy'dur.
Belki de bu yüzden onun mezarının başında dakikalarca kalabiliyorum.
Saatler geçse fark etmiyorum.
Çünkü orada zaman duruyor.
İnsan sadece düşünmeye başlıyor.
"Acaba bugün yaşasaydı bize ne söylerdi?"
"Bugün yazdıklarımızı okusaydı ne düşünürdü?"
"Bugün gazeteciliğimizi görseydi hangi satırın altını çizer, hangi satırın karşısında susardı?"
İşte ben her ziyaretimde bunları düşünüyorum.
Sonra istemsizce mezar taşına elim gidiyor.
Sanki yıllardır görmediğim bir büyüğümün omzuna dokunur gibi...
İçimden sadece şunu söylüyorum:
"Üstad...
Sen hiç gitmedin ki...
Biz seni sadece kitaplarda okumadık.
Biz seni vicdanımızda büyüttük."
Çünkü Mehmet Âkif'i anlamak Safahat'ı okumak değildir.
Mehmet Âkif'i anlamak; makam teklif edildiğinde geri çevirebilmektir.
Aç kalmayı göze alıp eğilmemektir.
Milletin parasıyla yazdığı İstiklâl Marşı'nın ödülünü elinin tersiyle itebilmektir.
İnandığını yaşamak, yaşadığını yazmaktır.
Söz ile hayat arasına tek bir çizgi bile koymamaktır.
İşte beni ona hayran bırakan da budur.
Ben şairliğine hayran değilim sadece...
Ben adamlığına hayranım.
Ben karakterine hayranım.
Ben vakarına hayranım.
Ben dik duruşuna hayranım.
Ben ömrünün son günlerine kadar taviz vermeyen omurgasına hayranım.
Belki de bu yüzden her İstanbul'a gelişimde yolumu mutlaka ona çeviriyorum.
Gitmezsem eksik hissediyorum kendimi.
Sanki büyük bir büyüğümü ziyaret etmemişim gibi oluyor.
Kabri başından ayrılırken ise her defasında aynı burukluk çöküyor içime.
Arkamı dönüp birkaç adım attıktan sonra yine dönüp bakıyorum.
Bir kez daha...
Bir kez daha...
Ve her defasında gözlerim doluyor.
Çünkü biliyorum...
Toprağın altında yatan yalnızca Mehmet Âkif Ersoy değildir.
Orada, doğruluğun eğilmediği bir karakter...
Kalemin satılmadığı bir ahlâk...
Vatan sevgisinin menfaatin önüne geçtiği bir ömür...
Ve milletine adanmış koca bir hayat yatmaktadır.
Allah senden razı olsun Üstad...
Kalemime doğruluğu öğrettiğin için...
Bana yazının önce vicdan işi olduğunu gösterdiğin için...
İnsan olmanın, adam olmanın, millet için yaşamanın ne demek olduğunu eserlerinle nesilden nesile aktardığın için...
Sen benim sadece örnek aldığım bir yazar değilsin.
Sen benim yazı yolculuğumun pusulasısın.
Sen benim kalemimin vicdanısın.
Ve inan ki...
Bu dünyadan göçüp gidene kadar, İstanbul'a her gelişimde yine geleceğim.
Yine aynı mezar taşının başında duracağım.
Yine seninle sessizce konuşacağım.
Ve yine gözyaşlarımı sana emanet edip ayrılacağım.
Ruhun şad olsun Üstad...
Mekânın Firdevs olsun...
Bu millet seni unutmadı.
Ben ise seni hiç unutmayacağım...
29 Aralık 2024-Edirnekapı Şehitliği İstanbul




