
Köşe Yazısı
Çocuklar ölüyorsa hiçbir başarı anlamlı değildir

2025 yılı, Türkiye’nin çocuklarını koruyamadığı bir yıl olarak hafızalara kazınıyor. Çocuk ölümleri, çocuk cinayetleri, çalışma hayatına mahkûm edilen MESEM öğrencileri ve aile içi umursamazlığın gölgesinde büyümeye zorlanan binlerce masum… Bu tablo yalnızca istatistiklerden ibaret değil; her biri bir çocuğun son nefesi, bir annenin ağıdı, bir toplumun geleceğinden eksilen parlak bir yıldızdır.
Türkiye’de bugün çocuklar ölüyorsa bunun nedeni kader değil, ihmal zincirinin halkalarıdır. Devletin, toplumun, kurumların ve ailelerin eksik bıraktığı her nokta, bir çocuğun hayatına mal olmaktadır.
2025 yılında yaşamını yitiren çocukların büyük kısmı, aslında basit bir tedbirle kurtulabilecek durumlarda hayatlarını kaybetti. “Kaza” diye geçiştirilen bu ölümler, kader olarak değil, kurumsal ihmalin doğrudan sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Mersin’de 3 kardeş, elektrik tesisatının yıllardır yenilenmediği bir gecekondu evde çıkan yangında dumandan zehirlenerek öldü. Evde ne bir duman sensörü vardı ne de aileyi uyandıracak en küçük güvenlik sistemi… O evde üç çocuk öldü ama o ölüm, aslında yıllardır bitirilmeyen denetimlerin toplamıydı.
Konya’da 5 yaşındaki bir çocuk sulama kanalına düşüp boğuldu. Kanal kenarında ne bariyer vardı ne çit. Yaz boyunca onlarca çocuğun girdiği bir bölge adeta kazaya davetiye çıkarıyordu. O çocuk ölünce herkes konuştu ama bariyer hâlâ yoktu.
İstanbul’da 11 yaşındaki bir çocuk balkondan düştü. Balkon demiri paslanmış, standart dışı, yıllar önce takılmış bir korkuluk… Site yönetimi şikâyetleri “bütçe yok” diyerek geçiştirdi. Bir çocuğun cansız bedeni yere düştüğünde ise bütçe bir anda bulundu.
Ordu’da okul servisinden inen küçük bir öğrenci, geri manevra yapan aracın altında kaldı. Servis güzergâhı ve iniş noktası defalarca şikâyet edilmişti ama kimse yol düzenlemesi yapmamıştı.
Bu örnekler, çocukların evde, sokakta, okulda, hatta devletin gözünün önünde bile güvende olmadığını gösteriyor.
2025 çocuk cinayetleri bakımından da karanlık bir yıl oldu. Ev, çocuğun en güvenli mekânı olması gerekirken, birçok vakada ölümün adresi hâline geldi.
Hatay’da 12 yaşındaki İrem, babasının evde açtığı ateşle hayatını kaybetti. Annesi de ağır yaralandı. Aylardır devam eden şiddet, komşuların şikâyeti, aile içi kavganın artmasına rağmen hiçbir koruma tedbiri uygulanmamıştı. O evde işleneceği belli olan cinayet, “aile meselesi” denilerek görmezden gelindi.
Edirne’de bir baba, psikolojik sorunları olduğu bilindiği hâlde 10 yaşındaki oğlunu boğarak öldürdü. Ailenin daha önce sosyal hizmetlere yaptığı başvuruların hiçbirine geri dönüş yapılmamıştı.
Ankara’da üvey anne tarafından sürekli darp edilen 7 yaşındaki çocuk, hastaneye getirildiğinde vücudu morluk içindeydi. Çocuğun ölüm dosyasında yer alan ifade, Türkiye’deki en acı cümlelerden biriydi: “Keşke beni daha erken sorsalardı.”
İzmir’de 16 yaşındaki bir genç, sevgilisi tarafından sokak ortasında bıçaklanarak öldürüldü. Aile, çocuğun uzun süredir tehdit aldığını söylemişti ama kimse müdahale etmedi.
Bu cinayetler birer “bireysel öfke patlaması” değil; sistemin zamanında devreye girmediği, koruma mekanizmalarının çalışmadığı, en önemlisi de çocukların korunmaya değer görülmediği bir yapının sonucudur.
2025 yılı aynı zamanda MESEM sisteminin çocukları nasıl bir çalışma cehennemine sürüklediğini açıkça gösterdi. 14–18 yaş arasındaki çocuklar, “mesleki eğitim” adı altında ağır işlerde, kimi zaman yetişkin işçilerin bile girmeye çekindiği makinelerin arasında çalıştırıldı.
Manisa’da bir MESEM öğrencisi, tamirhanede patlayan lastiğin fırlamasıyla hayatını kaybetti. Çocuğun iş güvenliği eğitimi bile yoktu.
Bursa’da metal pres makinesine kolunu kaptıran 15 yaşındaki öğrencinin ölümünden sonra işyerinin aslında çocuk çalıştırmaya uygun olmadığı ortaya çıktı. Denetim yoktu, kontrol yoktu, sorumluluk yoktu.
Adana’da boyahanede çalışan bir MESEM öğrencisi, solvent kazanına düşerek öldü. Fabrika, defalarca kapatılması gerekirken hâlâ çalışıyordu.
Gaziantep’te bir öğrenci forklift altında kalarak can verdi. Forklifti süren kişi bile ehliyetsizdi. Çocuğun ölümünü “iş kazası” diye geçiştirdiler ama gerçekte o, göz göre göre gelen bir cinayetti.
MESEM bugün çocuk işçiliğinin resmileştirilmiş hâlidir. Eğitim sisteminin açığını kapatmak için çocukların canı kullanılıyor.
Türkiye’de çocuklar 2025’te daha fazla çalıştı. Tarlalarda, fırınlarda, pazar tezgâhlarında, sanayide, oto yıkamalarda… Bu çocuklar için “çalışmak zorunluluk”, devlet için “görmezden gelinen bir gerçek”, toplum için ise çoğu zaman “normal” bir görüntü hâline geldi.
Şanlıurfa’da tarlada çalışan 8 yaşındaki bir çocuk sıcak çarpması nedeniyle hayatını kaybetti. Aile, çaresizlikten çalıştırdığını söyledi.
Kayseri’de fırında çalışan 13 yaşındaki çocuk elektrik akımına kapılarak öldü. Fırın yıllardır denetlenmemişti.
İstanbul’da bakkalda çalışan 10 yaşındaki Suriyeli çocuk merdivenden düşerek hayatını kaybetti. Sigortası yoktu, kaydı yoktu, adı bile yoktu. Onun için yalnızca “çalışan çocuk” denildi.
Yoksulluk büyüdükçe çocuklar küçülüyor; çocuklar küçüldükçe acılar büyüyor.
Ölenler kadar hayatta kalanlar da ağır yaralı aslında. İstismara uğrayan, şiddet gören, kronik yoksulluk içinde büyüyen, çalışırken aşağılanan, okulda hor görülen çocuklar… Hepsi ruhlarında görünmez yaralar taşıyor.
Bir çocuğun dediği gibi:
“Dayak izlerim geçiyor ama içimdeki izler geçmiyor.”
Bu ülke bugün çocuklarına acı bir gelecek bırakıyor.
Sorun birey değil, sistem…
Bu tablonun failini tek bir kişide aramak boşuna. Çünkü sorun bireylerde değil; sorunu üreten sistemde.
Denetlenmeyen işyerlerinde,
Korunmayan ailelerde,
İhbarlara geri dönmeyen kurumlarda,
Sosyal hizmetlerin yetersizliğinde,
Evlerde kontrolsüzce bulunan silahlarda,
Çocukları okulla değil ekmek parasıyla sınayan ekonomik koşullarda
bu felaketin kaynağı gizli.
Çocukları korumayan bir sistem, aslında toplumun tamamını korumuyor demektir.
Türkiye, çocuklarını kaybeden bir ülke görüntüsünden kurtulmak zorunda. Bir ülkenin geleceğini ölçmek isterseniz çocuklarına nasıl davrandığına bakarsınız. Bu ülkede bugün ne yazık ki çocuklar ölürken biz susuyor, çocuklar çalışırken biz bakıyor, çocuklar istismar edilirken biz duymuyoruz.
Çocuklar ölmesin diye değil; çocuklar yaşasın diye bu düzen değişmelidir.
Çünkü çocuklar geleceğimiz değil; bugünümüzün en masum, en kırılgan, en korunması gereken varlıklarıdır. Onları koruyamayan hiçbir devlet, hiçbir toplum, hiçbir millet geleceğini koruyamaz.
Ve biz, 2025 Türkiye’sinde bu sınavdan sınıfta kaldık.
23 Nisan / 2025





