Köşe Yazısı
DEVLETİ YÖNETMEK KADRO İŞİDİR: HALAÇOĞLU, ÜMİT YALIM VE EGE’DE SORULMASI GEREKEN SORULAR

Türkiye’de siyaset uzun zamandır isimler, polemikler ve günlük tartışmalar üzerinden yürüyor.
Oysa devlet yönetiminin gerçek ölçüsü başka yerde aranmalıdır: Bir siyasi hareket Türkiye’nin önüne gelen ağır dosyaları okuyabilecek insanlara sahip mi?
Millî güvenlik konuşulduğunda o masada güvenliği bilen biri var mı?
Ege konuşulduğunda önüne haritayı, antlaşmayı ve askerî tabloyu koyabilecek biri bulunuyor mu? Dış politika konuşulduğunda diplomasi tecrübesi, hukuk konuşulduğunda hukuk bilgisi, tarım konuşulduğunda üretim tecrübesi devreye girebiliyor mu?

Kutlu Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun oluşturduğu kadroya bu açıdan bakmak gerekiyor.
Çünkü Halaçoğlu’nun yaptığı önemli tercihlerden biri, siyaset sahnesini yalnızca siyasetçilerle doldurmak yerine devletin farklı alanlarını bilen insanları aynı çatı altında toplamaya yönelmesidir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri, emekli kurmay albay Ümit Yalım’dır.
Yalım’ın 29 Ağustos 2026 tarihli açıklamasına attığı başlık bile tek başına üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir sorudur:
“Türkiye’deki 7 bin Yunan askeri de silahlarını teslim edecek mi?”
Bu soru sıradan bir siyasi slogan değildir.
Yalım, Türkiye’de yürütülen “silahsızlanma” tartışmasını alıyor ve devletin egemenlik meselesi olarak gördüğü Ege dosyasının üzerine koyuyor.

Asıl dikkat çekici taraf da burada başlıyor.
Ümit Yalım açıklamasında önce “Terörsüz Türkiye” başlığı altında oluşturulan mekanizmaya ve yurt dışındaki PKK mensuplarının silah bırakması tartışmasına dikkat çekiyor. Ardından meseleyi çok farklı bir noktaya taşıyor.
Yalım’ın yaklaşımının özeti şu:
Yurt dışındaki silahlı unsurların silahsızlandırılması devlet açısından önemli görülüyorsa, Türkiye’nin egemenliğinde olduğunu savunduğu Ege’deki ada ve kayalıklarda bulunduğunu ileri sürdüğü yabancı askerî varlık neden aynı ölçüde devletin gündeminde değildir?
Bunu da genel bir ifadeyle bırakmıyor.
Belgede, İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içerisinde değerlendirdiği adalarda 7 bin Yunan askerinin, “9 Tabur Görev Kuvveti/3 Alay” düzeyinde ve yaklaşık bir piyade tümenine denk gelecek biçimde konuşlandırıldığını iddia ediyor. Ayrıca top, havan, uçaksavar, tanksavar silahları ile zırhlı araçlardan söz ediyor.

Bunlar Ümit Yalım’ın iddialarıdır. Böylesine ağır egemenlik iddialarının resmî kurumlar, uluslararası hukuk uzmanları ve askerî makamlar tarafından belgeleriyle değerlendirilmesi gerekir.
Fakat Yalım’ın ortaya koyduğu siyasi muhakeme son derece açıktır:
Devlet güvenlik konusunda seçici davranamaz.
Bir yerde silahı güvenlik meselesi kabul edip başka bir yerde ileri sürülen yabancı askerî varlığı tartışma dışında bırakamazsınız.
İşte Yalım’ın başlığındaki “7 bin Yunan askeri de silahlarını teslim edecek mi?” sorusunun gerçek ağırlığı buradadır.
Ümit Yalım açıklamasında tezini yalnızca asker sayısı üzerinden kurmuyor.

Somut örnekler sıralıyor.
Bunlardan biri Aydın Eşek Adası olarak nitelendirdiği bölge.
Yalım’a göre Yunanistan Cumhurbaşkanı Constantine Tassoulas, 4 Temmuz 2026 tarihinde askerî helikopterle buraya geldi, Yunan askerleriyle birlikte görüntü verdi ve Yunan Kültür Bakanı Lina Mendoni ile birlikte adada yapılan Arkeoloji Müzesi’nin açılışına katıldı. Yalım ayrıca Tassoulas’ın Eşek Adası, Kalolimnoz ve Kardak konusunda Yunan egemenliği iddiasında bulunduğunu aktarıyor.
Burada meselenin yalnız asker bulundurmakla sınırlı olmadığına dikkat etmek gerekir.
Bir yerde askerî birlik bulunması bir konudur.
Devlet görevlilerinin ziyaretleri başka bir konudur.
Kamu yapılarının oluşturulması başka bir konudur.
Bayrak, tören, askerî lojman, tatbikat ve idarî faaliyetler ise çok daha geniş bir egemenlik görüntüsü ortaya çıkarır.
Yalım’ın dosyasının güçlü yanı, tartışmayı tam da bu bütünlük üzerinden kurmasıdır.

Açıklamada bir başka dikkat çekici örnek daha var.
Yalım, Yunan Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın 14 Mayıs 2026’da Aydın Eşek Adası olarak tanımladığı yerde Yunan subayları için inşa edilen askerî lojmanların açılışını yaptığını ileri sürüyor.
Ardından çok daha askerî bir örnek geliyor.
Yunan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dimitrios Choupis, Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Georgios Kostidis, Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Dimitrios Kataras ve Hava Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Dimosthenis Grigoriadis’in Muğla Plati Kayalığı olarak nitelendirilen bölgede 14 Mayıs 2026’da yapılan IASON-POSEIDON 1/26 Arazi Tatbikatı’nı izlediğini belirtiyor. Yalım, tatbikat sonrasında Yunan bayrağı önünde askerlerle birlikte görüntü verilmesini de bir egemenlik gösterisi olarak değerlendiriyor.
Bir başka örnek ise 29 Temmuz 2026 tarihine ait.
Belgeye göre Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de askerî helikopterle aynı bölgeye geliyor ve Yunan bayrağı önünde görüntü veriyor.
Şimdi bütün bunları yan yana koyun:
Cumhurbaşkanı ziyareti…
Başbakan ziyareti…
Savunma Bakanı ziyareti…
Genelkurmay Başkanı…
Kuvvet komutanları…
Askerî lojman…
Askerî tatbikat…
Bayrak gösterileri…
Müze açılışı…
Yalım’ın yaptığı tam olarak budur.

Tek bir hadiseye bakmıyor. Parçaları yan yana getirip bunların bir devlet uygulamaları bütünü oluşturduğunu savunuyor.
Katılırsınız veya itiraz edersiniz; fakat bu dosyanın siyasi polemikle geçiştirilemeyecek kadar ciddi olduğu açıktır.
BİR CÜMLE VAR Kİ DOSYANIN ÖZÜNÜ ANLATIYOR
Ümit Yalım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Söz konusu vatan olduğunda kimseye boyun eğmeyiz” şeklindeki sözünü hatırlattıktan sonra kendi sorusunu tekrar yöneltiyor:
“Türkiye’deki 7 bin Yunan askeri de silahlarını teslim edecek mi?”
Bence açıklamanın en güçlü siyasi taraflarından biri burada.
Çünkü Yalım, iktidarın kendi millî güvenlik söylemini alıyor ve aynı ölçünün Ege için de uygulanmasını istiyor.
Bu, siyasi açıdan çok güçlü bir sorgulama biçimidir.
Devletin egemenlik anlayışında iki ayrı ölçü olmaz.
Egemenlik, üzerinde pazarlık yapılan bir kavram değildir.
Ve tam burada Ümit Yalım’ın Kutlu Parti içerisindeki konumu daha da anlam kazanıyor.
İŞTE HALAÇOĞLU’NUN KADRO TERCİHİNİN ÖNEMİ

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun oluşturduğu kadroyu değerlendirirken meseleyi isim saymaktan çıkarmamız gerekiyor.
Asıl soru şudur:
Bu insanların masaya koyabileceği dosya nedir?
Ümit Yalım masaya Ege’yi koyuyor.
Millî Savunma Bakanlığı bürokrasisinden geliyor.
Emekli kurmay albay.
MSB eski Genel Sekreteri.
Yıllardır ada, adacık, kayalık, karasuları, askerî yapılanma ve egemenlik tartışmaları üzerine çalışmalar yayımlıyor.
Kutlu Parti’nin güncel Divan Kurulu’nda da Ümit Yalım’ın askerî ve bürokratik geçmişinin özellikle belirtilmesi tesadüf değildir. Aynı kadroda ulusal güvenlik ve dış ilişkiler alanında emekli Büyükelçi Dr. Hüseyin Avni Bıçaklı, Ar-ge, Ölçme Değerlendirme ve Planlama Başkanı Hasan Ali Erdem, teşkilatlanmada yıllarca TBMM’de ve bürokrasi de görev yapıp Anadolu’nun her karışını bilen Ziraat Yüksek Mühendisi Tulga Keskin, genel muhasiplikte emekli bürokrat Nejat Fırat, Genel Sekreterlikte birçok parti kurulumunda yer alan işin uzmanı Jeoloji Mühendisi İrfan Çep, Sivil Toplum ve Halkla İlişkilerde yıllarca Gümrüklerde görev yapmış Dr. Hüseyin Avcı, Çevre ve Şehircilikte ise işinin uzmanı Şehir Plancısı Şule Tuntaş, Eğitimde ise ülkemizin yetiştirdiği önemli isimlerden Prof.Dr./E.Kıdemli Albay/ Dekan/ Öğretim Üyesi Cemalettin Taşkıran Hocam, Bürokrasi ve üyelik gibi işlemlerde uzman isim Merve Hilal Aytaç, Türk Dünyasında ülkemiz ile arada köprü olan isim Dr. Hikmet Çıra, Spor ve Gençlikte sahadan gelen ve kendisi de sporcu olan Mert Can Üzgül bir siyasi partide ilk ke kurulan birim olan Denizcilik Politikalarında Emekli Bürokrat Salih Güngör ve bir çok değerli isim gibi farklı meslek ve devlet tecrübesine sahip isimler bulunmaktadır.

İşte kadro dediğimiz şey budur.
Herkesin her şeyi bildiğini iddia ettiği bir yapı değil.
Her dosyanın başında o dosyayı bilen insanın bulunması.
Halaçoğlu’nun tercihini önemli kılan nokta da burada ortaya çıkıyor.
HALAÇOĞLU’NUN KENDİ DEVLET TECRÜBESİ DE BU TERCİHİ AÇIKLIYOR
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu sıradan bir siyasi geçmişten gelmiyor.
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu olan Halaçoğlu profesörlüğe kadar uzanan akademik kariyerinin yanında Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdür Vekilliği, Marmara Üniversitesi Rektör Yardımcılığı ve Rektör Vekilliği, 1993-2008 arasında Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yaptı; ardından üç dönem milletvekilliği görevinde bulundu.
Yani arşivi biliyor.
Akademiyi biliyor.
Devlet kurumunu biliyor.
Meclisi biliyor.
Türkiye’nin tarihî meselelerinin yalnız bugünden ibaret olmadığını da biliyor.
Böyle bir geçmişten gelen genel başkanın yanında yalnızca siyasi vitrine uygun isimler değil, dosya taşıyan insanlar görmek şaşırtıcı değildir.
Ümit Yalım tercihi bunun en net örneklerinden biridir.
Kutlu Parti Tüzüğü’nde de Genel Başkan’ın “bilgi, tecrübe ve uzmanlığından yararlanacağı isimleri” danışman olarak görevlendirebilmesi açık biçimde düzenlenmiş durumda. Başkanlık Divanı da üretim ve kalkınmadan ulusal güvenliğe, hukuk ve eğitimden denizciliğe kadar ihtisas alanları temelinde yapılandırılmıştır.
Yani burada yalnızca isimlerden değil, bir uzmanlık mimarisinden söz ediyoruz.

ÜMİT YALIM NEDEN DOĞRU BİR ÖRNEK?
Çünkü siyaset sadece “Ne düşünüyoruz?” sorusuna cevap vermez.
Bir de şu soru vardır:
“Bunu kim biliyor?”
Ege’yi konuşuyorsanız haritayı bilen insan gerekir.
Kardak’ı konuşuyorsanız geçmiş krizleri bilen insan gerekir.
Karasularını konuşuyorsanız uluslararası hukuk gerekir.
Askerî konuşlanmayı konuşuyorsanız birlik yapısını anlayacak askerî bilgi gerekir.
Devlet uygulamalarını konuşuyorsanız bürokrasinin nasıl işlediğini bilmeniz gerekir.
Ümit Yalım’ın 29 Ağustos tarihli açıklamasında dikkat çekici olan da tam budur.
“Yunanistan bizi tehdit ediyor” gibi genel bir siyasi cümle kurup bırakmıyor.
“9 Tabur Görev Kuvveti/3 Alay” diyor.
Top, havan, uçaksavar ve tanksavar diyor.
Tarih veriyor.
İsim veriyor.
Tatbikatın adını veriyor.
Hangi devlet görevlisinin hangi tarihte hangi bölgeye geldiğini sıralıyor.
Bu iddiaların her biri elbette devlet tarafından doğrulanmalı veya karşı delillerle cevaplandırılmalıdır. Fakat bir siyasetçinin ülke gündemine taşıdığı dosyanın niteliği açısından bakıldığında ortada ezberlenmiş birkaç cümlenin ötesinde bir çalışma bulunduğu görülüyor.
Yalım’ın açıklamasında kendisine ilişkin bir bölüm de bulunuyor.
Ümit Yalım, Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı ve Bölge İdare Mahkemesi’nin yasağın kaldırılması yönündeki kararına rağmen orduevlerine giriş yasağının sürdürüldüğünü ileri sürüyor. Bunun karşısına da Yunan Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Savunma Bakanı ve komuta kademesinin tartışmalı adalara yaptığını söylediği ziyaretleri koyuyor.
Buradaki karşılaştırma son derece serttir.
Ama düşündürücüdür de.
Çünkü Yalım aslında sadece kendi durumundan söz etmiyor.
Devletin öncelik sıralamasını sorguluyor.
Bir tarafta mahkeme kararlarını hatırlatan eski bir Türk subayı…
Diğer tarafta onun Türkiye’nin egemenlik alanı olduğunu savunduğu bölgelerde yabancı devlet görevlilerinin faaliyetleri…
Yalım, bu iki tabloyu yan yana koyarak kamuoyuna şu soruyu sorduruyor:
Devlet asıl enerjisini nereye harcamalıdır?
Bu sorunun cevabını vermek devlet kurumlarının görevidir.
Ama bu soruyu sormak da siyasetin görevidir.
Ümit Yalım açıklamasının sonunda meseleyi tarihî ve hukukî bir çerçeveye taşıyor.
Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren’in Ege Sorunları adlı eserinden Sevr Antlaşması’nın 132. maddesine ilişkin bir değerlendirme aktarıyor ve bunu bugün tartışmalı kabul ettiği ada ve kayalıkların statüsüyle ilişkilendiriyor. Ardından 20 ada ve 2 kayalığın Yunanistan’ın kontrolünde bulunduğu tezini ileri sürüyor.
Bu bölümde kullandığı siyasi dil son derece sert.
Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken, Ege meselesinin günlük bir dış politika tartışması değil; antlaşmalar, haritalar, egemenlik devirleri, karasuları, devlet uygulamaları ve askerî durumun birlikte değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir devlet dosyası olduğudur.
Dolayısıyla böyle bir konuyu bilen isimlerin siyasetin karar mekanizmalarında bulunması önemlidir.
Ümit Yalım örneği yeniden karşımıza çıkıyor.

HALAÇOĞLU’NUN KADRO ANLAYIŞININ FARKI
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun ortaya koyduğu kadro anlayışını ben bu yüzden önemsiyorum.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni isimler değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı hazırlıklı insanlardır.
Devletin dosyasını açtığında yabancılık çekmeyen insanlar…
Göreve geldiği gün öğrenmeye başlamayacak insanlar…
Kendi alanında yıllarca çalışmış insanlar…
Bürokrasiyi bilenler…
Akademiyi bilenler…
Hukuku bilenler…
Diplomasiyi bilenler…
Askerî güvenliği bilenler…
Üretimi ve tarımı bilenler…
Kutlu Parti’nin resmî Divan yapısına bakıldığında da görevlendirmelerin önemli ölçüde ihtisas alanları üzerinden adlandırıldığı görülüyor. Ulusal güvenlik, dış ilişkiler, üretim ve kalkınma, seçim ve hukuk, eğitim, denizcilik, çevre ve şehircilik gibi başlıkların ayrı sorumluluk alanları hâline getirilmesi bunun kurumsal karşılığıdır.
Bu, Türkiye siyasetinde ihtiyaç duyulan bir anlayıştır.
Çünkü devlet yönetimi tek kişinin her şeyi bilmesi değildir.
Devlet yönetimi, doğru insanı doğru dosyanın başına koyabilme sanatıdır.
Türkiye’nin ekonomik kaynakları önemlidir.
Ordusu önemlidir.
Sanayisi önemlidir.
Coğrafyası önemlidir.
Fakat bütün bunları yönetecek yetişmiş insan yoksa elinizdeki gücü doğru kullanamazsınız.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun etrafında oluşturduğu kadronun değerlendirilmesi gereken tarafı tam olarak burada yatıyor.
Ümit Yalım’ın Ege dosyasına bakın.
Emekli büyükelçinin dış politika alanındaki tecrübesine bakın.
Hukukçunun hukuk alanında görevlendirilmesine bakın.
Mühendisin kendi uzmanlık alanındaki sorumluluğuna bakın.
Bu kadro anlayışı, siyasetin “her şeyi genel başkan bilir” anlayışından çıkarak uzmanlığın önünü açması bakımından önemlidir.
Halaçoğlu’nun yıllarca tarihçilik yapmış olması da burada ayrıca anlam taşıyor.
Tarihçi bilir:
Devletler yalnız savaş meydanlarında kaybetmez.
Yanlış diplomasiyle kaybeder.
İhmalle kaybeder.
Hafızasını kaybederek kaybeder.
Devlet geleneğini kaybederek kaybeder.
Ve en önemlisi liyakatsiz kadrolarla kaybeder.

ÜMİT YALIM’IN SORUSU DEVLETİN MASASINDA OLMALIDIR
Ümit Yalım’ın bütün açıklamasını tek bir cümlede özetlemek gerekirse şunu söyleyebilirim:
Türkiye kendi egemenlik iddialarını tartışmaktan kaçınmamalıdır.
Yalım’ın 7 bin asker rakamından adaların hukukî statüsüne kadar ileri sürdüğü tezler bağımsız biçimde incelenebilir, tartışılabilir ve devlet kurumlarınca cevaplandırılabilir.
Ama cevaplandırılmadan yok sayılamaz.
Çünkü karşısında tarihler var.
İsimler var.
Askerî faaliyet iddiaları var.
Devlet görevlilerinin ziyaretleri var.
Yapılar var.
Tatbikatlar var.
Ve bunların hepsinin üzerinde çok önemli bir kavram var:
Egemenlik.
İşte tam burada Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun yaptığı kadro tercihinin değeri bir kez daha ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin önündeki sorunları bilmeyen insanların yalnızca siyasi aidiyetleri nedeniyle görevlendirilmesi yerine, o sorunlara yıllarını vermiş insanların karar mekanizmalarına taşınması gerekir.
Ümit Yalım’ın Kutlu Parti kadrosunda bulunması bu bakımdan son derece anlamlıdır.
Çünkü Halaçoğlu’nun kurmaya çalıştığı yapı bize şu temel gerçeği yeniden hatırlatıyor:
Türkiye’nin sorunları büyükse, o sorunların karşısına çıkaracağınız kadro da büyük olmak zorundadır.
Siyasette isimden önce liyakat, sadakatten önce ehliyet, slogandan önce bilgi, günlük hesaptan önce devlet aklı gelmelidir.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun kadro tercihinde dikkat çeken yön budur.
Ümit Yalım’ın ortaya koyduğu Ege dosyası da bunun neden gerekli olduğunu gösteren somut örneklerden biridir.
Türkiye’nin geleceğini konuşacaksak önce Türkiye’nin meselelerini gerçekten bilen insanları konuşmak zorundayız.
Çünkü bir devleti güçlü yapan yalnızca sınırlarının nereden geçtiği değildir.
O sınırların tarihini bilen, hukukunu savunan, güvenliğini hesaplayan ve gerektiğinde milletin önüne belgeleriyle çıkıp soru sorabilen yetişmiş devlet insanlarının bulunmasıdır.
Bugün siyasette ihtiyaç duyulan şey tam da budur:
Devleti bilen lider, işini bilen kadro ve Türkiye’nin hiçbir millî meselesini sahipsiz bırakmayan bir devlet anlayışı.





