
Köşe Yazısı
HASTALARIN UMUDU, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SABRI TÜKENİYOR

Haberlerde de detaylarını okudunuz.
Ve köşe yazısında da okuyacaklarınızın büyük bir bölümüne kendim şahit oldum.
Rutin kontrollerimi yaptırmaya gittiğimde başıma gelenler ve gördüklerim…
Bir hastane düşünün; binası modern, tabelası parlak, cihazları yeni…
Ama içeri girdiğinizde hissedilen hava, devletin tüm kurumlarında biriken yorgunluğun kokusunu taşıyor. Koridorlarında umut değil, yılgınlık dolaşıyor. Orhangazi Devlet Hastanesi artık bir sağlık kuruluşundan çok, sistemin çürümüşlüğünü belgeleyen bir aynaya dönüşmüş durumda.
Orhangazi, Bursa’nın en dinamik ilçelerinden biri. Tarımıyla, sanayisiyle, genç nüfusuyla canlı bir kent. Ancak bu canlılık, ne yazık ki sağlık hizmetlerine yansımıyor. İlçenin tek devlet hastanesi olan Orhangazi Devlet Hastanesi, uzun süredir vatandaşın değil, idarenin tahakkümünü temsil ediyor.
Hastalar, artık “iyileşmek” için değil, mecburen gidiyor bu binaya. Çünkü başka çare yok. Sırada beklerken duyulan öfke, muayeneden sonra yaşanan kırgınlık, adeta toplumun sağlık sistemine olan güvenini kemiriyor.
Hastanedeki sorunların merkezinde idari yapı yer alıyor. Başhekim koltuğunda oturan isim, kurumun işleyişini bilimsel ve etik ilkelerle değil, kişisel tutumlarla yönlendiriyor. Çalışanlar arasında korku, gerilim ve belirsizlik hâkim.
Bir kamu kurumunda yöneticinin görevi, düzen kurmak ve adalet tesis etmektir. Fakat burada tam tersi yaşanıyor. Hangi personelin hangi birime gönderileceği, hangi hemşirenin nöbet listesine gireceği, hangi teknisyenin hangi odaya alınacağı artık liyakate göre değil, idarenin keyfine göre belirleniyor.
Bu yönetim tarzı, yalnızca kurumsal işleyişi değil, mesleki itibarı da zedeliyor. Sağlık personeli, işine değil, yöneticinin ruh haline göre hareket etmeye mecbur bırakılıyor.
Acil servis koridorlarında her gün aynı sahne tekrarlanıyor: Bağırışlar, tartışmalar, uzun bekleme süreleri, “öncelik kimde” kavgası… Oysa sağlık sistemi, insanın en kırılgan anlarında ona güven verebilmek için vardır.
Bir doktorun odasına giren hasta, kendisini muayenede değil, sorguda hissediyorsa; bir hemşire, hastaya bakarken içinden “yeter artık” diyorsa, o kurumda yalnızca sağlık değil, insanlık da tükeniyor demektir.
Çalışanlar artık yorgun, bezgin ve yalnız. Pek çoğu mobbing korkusuyla konuşamıyor. Kimse sesini yükseltmiyor çünkü yönetime itiraz edenin yarını belli değil. Bu sessizlik, bir anlamda kurumsal köleliğin yeni biçimidir.
Eskiden bir hastaneye ilaç mümessili bile randevusuz adım atamazdı. Çünkü hasta mahremiyeti kutsaldı. Şimdi ise durum tersine dönmüş durumda. Muayene sırasında içeriye giren tanıtım temsilcileri, “birkaç saniye alacağım” diyerek doktorla görüşebiliyor. Bu tablo, yalnızca bir saygısızlık değil; yönetim zaafının açık göstergesi.
2009 tarihli Bakanlık genelgesi hâlâ yürürlükte olmasına rağmen, Orhangazi Devlet Hastanesi’nde sanki yok hükmünde. Denetim yok, uyarı yok, yaptırım yok. Herkes her şeyi biliyor ama kimse hiçbir şey yapmıyor.
Türkiye genelinde kamu kurumlarında giderek yerleşen “sadakat liyakatin önüne geçer” anlayışı, Orhangazi’deki hastane örneğinde ete kemiğe bürünmüş durumda.
Sağlık, teknik bir hizmettir. Organizasyon, personel dağılımı, tıbbi süreç yönetimi gibi konular uzmanlık ister. Ancak burada her şey kişisel ilişkilerle yürütülüyor. Kimi yöneticiler, sendikal yakınlıkları veya kişisel dostlukları öncelik olarak görüyor.
Bu da beraberinde çöküşü getiriyor. Çünkü adaletin olmadığı yerde disiplin olmaz; disiplinsizliğin olduğu yerde de hizmet kalitesi düşer.
Vatandaşın sağlık kurumundan beklentisi basittir: Saygı, düzen ve şeffaflık. Fakat Orhangazi Devlet Hastanesi’nde ne randevu sistemi işler, ne sıra düzeni. Doktor eksikliği kronik hale gelmiş, hemşire sayısı yetersiz, teknik personel dağınık.
Bir hastane, insanın derdine derman olamıyorsa, varlık sebebini kaybeder. Bugün o hastane, hastalığı iyileştirmek yerine toplumun sinir uçlarına dokunan bir stres merkezi haline geldi.
Denetim mekanizması neredeyse tamamen devre dışı. Ne il sağlık müdürlüğü, ne bakanlık müfettişleri, ne de yerel yöneticiler olaya müdahale ediyor. Şikâyetler dilekçelerde kalıyor, raporlar sümen altı ediliyor.
Bu sessizlik, bir tür koruma kalkanına dönüşmüş durumda. Oysa devletin kurumları ancak hesap verilebilir olduklarında saygı görür. Denetlenmeyen her yapı, zamanla yozlaşır.
Orhangazi Devlet Hastanesi’nin bugünkü hali, yalnızca bir kurumun değil, bir toplumun aynasıdır. Yorgun bir bürokrasi, suskun bir kamuoyu ve umudunu yitirmiş bir çalışan profili…
Bu tabloyu değiştirmek için yapılması gereken tek şey, yeniden “insanı merkeze” koymak. Hastayı müşteri değil, vatandaşı evladı gibi gören; çalışanı robot değil, insan olarak kabul eden bir anlayış inşa edilmedikçe hiçbir reform işe yaramayacaktır.
Orhangazi halkı, devlet hastanesine her gidişinde “devletin şefkatini” değil, “bürokrasinin hoyratlığını” hissediyor. Bu, sadece idari bir başarısızlık değil; toplumsal bir vicdan kaybıdır.
Sağlık sistemi, insanı yaşatmak içindir. Ama bu kurumda artık kimse kimseyi yaşatamıyor. Ne yönetici çalışanı, ne çalışan hastayı, ne de hasta umudunu...
Bu sessizlik, bir gün herkesi içine alacak kadar büyürse, işte o zaman yalnız hastaneler değil, toplumun tamamı tedavi edilemez hale gelir.





