
Köşe Yazısı
KEREM'İN SESSİZ ÇIĞLIĞI HALA KULAKLARIMDA

Gazetecilikte otuz yıla yaklaşan bir meslek hayatım var…
Bu meslek bana çok şey gösterdi.
Cinayet mahalleri gördüm…
Kan gördüm…
Gözyaşı gördüm…
Yangınların küle çevirdiği hayatlar gördüm.
Trafik kazalarında parçalanan aileler gördüm.
Depremlerde enkaz başında umut bekleyen insanları gördüm.
Mahkeme salonlarında yıllarca süren adalet mücadelelerini takip ettim.
Bazen bir annenin feryadına, bazen bir babanın sessizliğine, bazen de bir çocuğun yarım kalan hayallerine tanıklık ettim.
Yıllar geçtikçe insanın mesleki refleksleri gelişiyor.
Soğukkanlı olmayı öğreniyorsunuz.
Duygularınızı kontrol etmeyi öğreniyorsunuz.
Haberi duygularınızla değil, gerçeklerle yazmayı öğreniyorsunuz.
Ama ne kadar tecrübe kazanırsanız kazanın…
Söz konusu çocuklar olduğunda hiçbir şey değişmiyor.
Tüm bu saydıklarımı ÇOCUK olunca unutuyorsunuz…
Bir çocuğun hayatını kaybettiği hiçbir olay sıradanlaşmıyor.
Alışamıyorsunuz…
Alışılmıyor…
Çünkü çocukların ölümü yalnızca bir adli dosya değildir.
Bir annenin ömrünün yarım kalmasıdır.
Bir babanın omzunun çökmesidir.
Bir kardeşin-ablanın çocukluğunun bitmesidir.
Ve aslında hepimizin vicdanında açılan kapanmaz bir yaradır.
İşte önceki akşam 3. Göz TV ekranlarında yaşadığımız yayın da benim için böyle gecelerden biri oldu.
3. Göz Medya Genel Koordinatörü Haklı Olanın Cesur Sesi sevgili İrfan Aydın, yıllardır adalet mücadelesi veren Rahime Karakaya ile kızı Gül Karakaya'yı Sansürsüz Canlı Yayın programında ağırladı.
Konu, Yalova'nın Termal ilçesinde 2018 yılında henüz 12 yaşındayken yaşamını yitiren Kerem Karakaya'nın dosyasıydı.
Belki Türkiye'nin gündeminde günlerce konuşulan olaylardan biri olmadı.
Belki milyonlar bu davayı takip etmedi.
Ama o stüdyoda dinlediğimiz acı, hiçbir acıdan daha küçük değildi.
Tam tersine…
Bir annenin sekiz yıldır omuzlarında taşıdığı yükü, bir ablanın yıllardır içinde büyüttüğü özlemi ve bir çocuğun yarım kalan hayatını dinledik.
Program başlamadan önce dosyanın tamamını yeniden gözden geçirdim.
Mahkeme tutanaklarını…
Savcılık mütalaasını…
Bilirkişi raporlarını…
Kriminal incelemeleri…
Adli Tıp değerlendirmelerini…
Tarafların açıklamalarını…
Yıllar boyunca yazılmış haberleri…
Ne kadar çok okursanız okuyun, işin içinde bir çocuk varsa hiçbir satır sadece bir cümle olarak kalmıyor.
Her satır insanın içine dokunuyor.
Canlı yayında Rahime teyze konuşmaya başladı.
O sabahı anlattı.
Kerem'in badminton müsabakasına gitmek için evden çıkışını…
Arkadaşını almak için gittiği evi…
Bir annenin, birkaç dakika içinde hayatının nasıl altüst olduğunu…
Telefonun çaldığı o anı…
Yolda ambulansı gördüğünde içine düşen korkuyu…
Hastaneye ulaştığında oğlunun üzerinin örtülmüş olduğunu…
Bir annenin yaşayabileceği en ağır acıyı…
Sonra ablası Gül konuştu…
Kardeşini anlattı.
Birlikte büyüdükleri günleri…
Yarım kalan çocukluğunu…
Evde eksik kalan sesi…
Her bayramda hissedilen yokluğunu…
Ve sekiz yıldır aynı sorularla yaşamaya çalıştıklarını…
Program ilerledikçe dava dosyasında yer alan teknik değerlendirmeler de gündeme geldi.
Ailenin ve avukatlarının aktardığına göre dosyada olayın oluş şekline ilişkin çeşitli teknik incelemeler, bilirkişi raporları ve kriminal bulgular bulunuyordu.
Yargılama sürecinde Cumhuriyet Savcısı, dosyada yer alan delilleri değerlendirerek sanığın "kasten öldürme" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasını talep etti.
Ailenin avukatı da duruşmalar boyunca benzer yönde değerlendirmelerde bulunarak, dosyada yer alan teknik bulguların ve olay yeri incelemelerinin birlikte ele alınması gerektiğini savundu.
Ancak mahkeme, sanığı "bilinçli taksirle ölüme neden olma" suçundan hapis cezasına mahkûm etti.
Kararın ardından ailenin avukatı, kararı istinafa taşıyacaklarını açıkladı.
Hukuki süreç elbette devam edecek.
Son sözü üst mahkemeler söyleyecek.
Ancak o gece stüdyoda konuşulan yalnızca hukuki süreç değildi.
Bir annenin sekiz yıldır bitmeyen bekleyişiydi.
Bir kardeşin dinmeyen özlemiydi.
Bir çocuğun yarım kalan hayalleriydi.
Rahime teyzenin anlattıkları arasında beni en çok etkileyen cümlelerden biri, oğlunun arkadaşını almak için gittiği evden bir daha dönememesi oldu.
Bir başka bölümde ise dosyada yer alan iddialar ve teknik değerlendirmeler konuşulurken, Kerem'in olaydan hemen önce balkon kapısından dışarı baktığı, o anda ne gördüğünün ise hâlâ cevap arayan sorular arasında yer aldığı dile getirildi.
Yıllardır süren yargılamaya rağmen ailenin zihnindeki birçok sorunun hâlâ cevapsız kaldığını hissettim.
Belki de beni en çok yoran buydu.
Ben kameraların önünde değildim.
Kumanda masasındaydım.
Rejide…
Yayının teknik akışını yönetiyordum.
Hangi görüntünün ekrana geleceğini…
Hangi kameranın açılacağını…
Sesleri…
Geçişleri…
Her şeyi takip etmeye çalışıyordum.
Ama bir süre sonra önümdeki monitörleri göremez oldum.
Çünkü gözlerim dolmuştu.
Meslek hayatım boyunca birçok zor yayın yönettim.
Ama bu belki de en ağırlarından biriydi.
Çünkü o gece yalnızca bir program yönetmiyordum.
Bir annenin her cümlesiyle yeniden yıkılışına şahit oluyordum.
Bir ablanın yıllardır içine attığı acının dışarı taşmasına tanıklık ediyordum.
Ekranda izleyicilerle paylaştığımız görüntüler vardı.
Bir de paylaşamadıklarımız…
Dosya içerisinde gördüğümüz bazı fotoğraflar…
Bazı görüntüler…
Bazı ayrıntılar…
Gazetecilikte bazen her şeyi yayınlayamazsınız.
Çünkü bazı kareler haber olmaktan çıkar.
İnsan yüreğinin taşıyamayacağı kadar ağırdır.
Program bitti.
Stüdyo sessizleşti.
Kameralar kapandı.
Işıklar söndü.
Herkes evine gitti.
Ama benim için o yayın bitmedi.
Gece boyunca gözümü her kapattığımda Rahime teyzenin sesi kulaklarımdaydı.
“Ben sana söz verdim oğlum katilini bulmadan mezarını yaptırmayacağım. Ama Çocuğumun mezarına mahcup gidiyorum…”
Gül’ün gözyaşları gözlerimin önündeydi.
Kerem'in çocuk yüzü zihnimdeydi.
Dosyada okuduğum satırlar…
Canlı yayında dinlediğim cümleler…
Gösterdiğimiz ve gösteremediğimiz görüntüler…
Sabaha kadar bir an olsun aklımdan çıkmadı.
Bir parça uyuyamadım.
Belki de otuz yıla yaklaşan gazetecilik hayatım boyunca ilk kez, teknik masanın başında hem yayını yönetmeye hem de gözyaşlarımı saklamaya çalıştım.
Gazetecilik bize objektif olmayı öğretir.
Ama insan olmayı unutturmaz.
Bazı olaylarda gazeteci kimliğiniz geri çekilir.
Vicdanınız öne çıkar.
İşte o gece benim için tam olarak böyleydi.
Bu yazıyı herhangi bir mahkeme kararını tartışmak için yazmadım.
İnsan olduğum, yaşananları hazmedemediğim konu çocuk olduğu için kaleme aldım.
Sevgili İrfan Aydın’ın dediği gibi; “Çocuk savaş bilmez, çocuk coğrafya bilmez. Çocuk bu adı üzerinde çocuk…”
Bu yazıyı, yıllardır evladının ardından adalet arayan bir annenin gözyaşlarını, bir ablanın acısını dindirmek için kardeşinden sonra dünyaya gelen evlana yeniden Kerem adını verip her seslendiğinde gözlenirinde ki burukluğu gördüğüm için yazdım.
Kardeşinin fotoğrafına bakarken sesi titreyen bir ablayı dinlediğim için yazdım.
Henüz çocuk yaşta toprağa verilen Kerem'i, ve nice Keremleri unutmayalım diye yazdım.
Çünkü çocukların hayatını kaybettiği her olayda yalnızca bir çocuk eksilmiyor.
Bir annenin gülüşü eksiliyor.
Bir babanın umudu eksiliyor.
Bir kardeşin çocukluğu eksiliyor.
Ve biraz da toplumun vicdanı eksiliyor.
Ben o gece gazeteci olarak değil…
Kumanda masasının başında gözyaşlarını gizlemeye çalışan bir insan olarak kaldım.
Bazı yayınlar ekranda biter.
Ama bazı yayınlar…
İnsanın içinde ömür boyu devam eder.





