
Köşe Yazısı
Siyaset Yeniden Milletin Yükünü Omuzlamalı

Türkiye’de siyaset, uzun bir süredir kendi etrafında dönüp duran, değişiyormuş gibi yapıp aslında aynı kalıpları tekrar eden bir kısır döngünün içine sıkışmış durumda. Seçim takvimleri yaklaştıkça yükselen sesler, yapılan çağrılar, kurulan masalar ve üretilen senaryolar farklılaşıyor gibi görünse de zihniyet büyük ölçüde aynı kalıyor. Bu tablo, yalnızca iktidarın yıpranmışlığıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Muhalefetin de toplumun gerçek sorunlarıyla bağ kuramayan, yeni ve sahici bir yol ortaya koyamayan tutumu bu çıkmazı derinleştirmektedir.
Bugün sokakta konuşulan meseleler son derece nettir. Hayat pahalılığı, adalete duyulan güvensizlik, gençlerin gelecek umudunu yurt dışında araması, tarımın çöküşü, üreticinin borç batağına sürüklenmesi, emeklinin ay sonunu getirememesi artık günlük hayatın sıradan gerçekleri hâline gelmiştir. Buna karşılık siyaset sahnesinde hâlâ sayısal hesaplar, ittifak mühendislikleri ve dar kadro kurtarma planları konuşulmaktadır. Halkın tamamını kapsayan bir çıkış yolundan çok, sistem içinde kimlerin yer alacağı tartışılmaktadır.
Tam da bu noktada Kutlu Parti’nin ortaya koyduğu yaklaşım, mevcut siyaset ikliminden bilinçli bir kopuşu temsil etmektedir. Kutlu Parti, siyaseti bir mevki ve imtiyaz aracı olarak değil, doğrudan toplumsal sorumluluk alanı olarak tanımlayan bir çizgide durmaktadır. Partinin temel iddiası, iktidar değişiminin yalnızca isimlerle ve tabelalarla değil, anlayışla mümkün olabileceği yönünde şekillenmektedir.
Kutlu Parti’nin politikalarında öne çıkan ana eksen, devletin yeniden milletle buluşturulmasıdır. Ekonomide rant ve faiz merkezli yapı yerine üretimi esas alan, tarımı ve sanayiyi stratejik alanlar olarak gören bir model savunulmaktadır. Çiftçinin toprağından kopmadığı, üreticinin borçla değil planlamayla ayakta kaldığı, gencin kaderinin düşük ücretli ve güvencesiz işlere mahkûm edilmediği bir ekonomik düzen hedeflenmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da gözeten uzun vadeli bir perspektife dayanmaktadır.
Partinin adalet anlayışı da mevcut sistem eleştirisinin merkezinde yer almaktadır. Hukukun kişilere, dönemlere ve siyasi tercihlere göre değiştiği algısının toplumda yarattığı tahribat açıktır. Kutlu Parti, yargının tam bağımsızlığı ilkesini yalnızca bir söylem olarak değil, devletin yeniden inşasının temel şartı olarak ele almaktadır. Adaletin olmadığı bir ülkede ne yatırımın, ne huzurun, ne de kalıcı bir kalkınmanın mümkün olamayacağı vurgulanmaktadır.
Bu siyasal hattın düşünsel çerçevesini belirleyen en önemli isimlerden biri Kutlu Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’dur. Akademik birikimi ve tarihçi kimliğiyle tanınan Halaçoğlu, Türkiye’nin bugün yaşadığı sorunların tesadüfi olmadığını, tarihsel kopuşlar ve yanlış tercihlerle biriktiğini dile getirmektedir. Ona göre Türkiye, kendi devlet geleneğinden, liyakat kültüründen ve toplumsal adalet anlayışından uzaklaştıkça kırılgan hâle gelmiştir. Bu nedenle çözüm, günü kurtaran siyasi manevralarda değil, köklü bir zihniyet değişiminde aranmalıdır.
Yusuf Halaçoğlu’nun özellikle altını çizdiği bir diğer husus da millî egemenlik kavramının içinin boşaltılmasıdır. Ekonomiden dış politikaya kadar pek çok alanda karar alma süreçlerinin halktan uzaklaştığını vurgulayan Halaçoğlu, siyasetin yeniden millet iradesiyle hizalanması gerektiğini savunmaktadır. Kutlu Parti’nin politik duruşu da bu düşünceyle örtüşmekte; Türkiye’nin ne küresel sermaye gruplarının ne de dar çıkar çevrelerinin yönlendirmesiyle yönetilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.
Bugünkü siyaset pratiğinde sıkça rastlanan kutuplaştırıcı dil, Kutlu Parti’nin özellikle mesafe koyduğu bir başka alandır. Kimlikler üzerinden yürütülen, toplumu sürekli karşıt kamplara ayıran anlayışın Türkiye’yi ileri taşımadığı açıktır. Parti, farklılıkların çatışma değil zenginlik olarak görüldüğü, ortak vatandaşlık paydasında buluşan bir siyasal iklimi savunmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca birleştirici bir dil değil, aynı zamanda yönetilebilir bir ülke hedefinin de ön şartıdır.
Türkiye’de siyasetin içine sıkıştığı bu tabloyu en net, en sert ve en doğrudan biçimde ortaya koyan değerlendirmelerden biri de Kutlu Parti Genel Sekreteri İrfan Çep’in sözlerinde karşılık bulmaktadır. Çep’e göre artık siyasetin ne için yapıldığı sorusu ertelenemez hâle gelmiştir. Bir iktidar gitsin yerine ona benzeyen bir başka iktidar gelsin diye mi siyaset yapılıyor, yoksa kim iktidarda olursa olsun birkaç kişinin milletvekili olup kendini kurtarması mı hedefleniyor sorusu, bugünkü siyasal tartışmaların merkezinde durmaktadır.
İrfan Çep, muhalefetin önemli bir bölümünün hâlâ eski reflekslerle hareket ettiğini, değişen yönetim sistemini, sandığın yeni matematiğini ve toplumun dönüşen sosyolojisini okumakta ciddi bir yetersizlik sergilediğini vurgulamaktadır. Sağ-sol, biz-onlar, ülkücü-komünist gibi artık topluma hiçbir şey söylemeyen cepheleşmeler üzerinden yürütülen siyasetin ne halkta heyecan uyandırdığını ne de gerçek bir umut ürettiğini ifade etmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte siyasal dengeler köklü biçimde değişmişken, cumhurbaşkanlığını kazanmadan Meclis’e birkaç ismin girmesini büyük bir başarı gibi sunmak, Çep’in ifadesiyle 1970’lerin aklıyla 2027 ya da 2028 seçimlerini kazanmaya çalışmaktır.
İrfan Çep’in sıkça kullandığı “kuyu” benzetmesi, Türkiye’nin bugün geldiği noktayı çarpıcı biçimde özetlemektedir. Milyonlarca insan geçim derdiyle, borçla, güvencesizlikle ve adaletsizlikle kuyunun içinde yaşam mücadelesi verirken, siyasetin onlara yalnızca sabır ve şükür telkin edip dar bir elit kesimi kurtarmaya odaklanması artık taşınamaz bir noktaya ulaşmıştır. Yaklaşık 60 milyon seçmen kuyunun içindeyken, siyasetin yalnızca içinden 600 kişiyi çekip çıkarmak için yapılması, çağdaş bir siyaset anlayışı değil, açık bir akıl tutulmasıdır. Bu itiraz, Kutlu Parti’nin genel siyasi çizgisinin de temelini oluşturmaktadır.
Bu çerçeveyi tamamlayan bir diğer önemli vurgu ise Kutlu Parti Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Tulga Keskin’in değerlendirmelerinde görülmektedir. Keskin, emeklilerin artık yoksulluk sınırında değil, can çekişen bir noktada olduğunu ifade etmektedir. Mevcut düzen değişmeden emeklinin yüzünün gülemeyeceğini ve hakkını savunmanın artık bir zorunluluk hâline geldiğini vurgulamaktadır. Bu tabloyu yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, vicdani ve yönetsel bir sorumluluk olarak tanımlayan Keskin, emeklilerin yaşadığı derin sefaletin siyasetin önceliklerini yeniden belirlemesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Keskin’in bu söylemi, Kutlu Parti’nin daha geniş politik perspektifini de yansıtmaktadır. Siyasetin dar çıkar hesaplarıyla değil, halkın gerçek acılarına yanıt verecek bir gündemle yürütülmesi gerektiğini ifade eden Keskin, toplumsal kesimlerin yalnızca oy kaynağı olarak değil, devletin asli muhatapları olarak ele alınması gerektiğini dile getirmektedir. Böylece siyasetin, gerçek hayatın ve halkın derdinin merkezine yerleştirilmesi gerektiğine dair güçlü bir çağrı yapılmaktadır.
Türkiye’nin önünde duran mesele artık kim gitsin, kim gelsin sorusunun çok ötesindedir. Asıl soru, siyasetin ne için ve kim adına yapıldığıdır. Bugün milyonlarca insan geçim derdiyle, güvensizlikle ve belirsizlikle boğuşurken, siyasetin kendi iç dengelerine kapanması kabul edilebilir değildir. Kutlu Parti’nin itirazı tam olarak bu noktada şekillenmektedir. Siyaset, birkaç yüz kişiyi sistemin dışına itip birkaç yüz kişiyi sisteme dâhil etme aracı olmaktan çıkarılmadıkça, toplumun tamamı için bir umut üretmek mümkün olmayacaktır.
Bu ülkenin ihtiyacı ne eski ezberleri tekrarlayan, tükenmiş bir muhalefettir ne de gücünü korumak adına memleketi yoran bir iktidar. Türkiye’nin asıl ihtiyacı; halkın yükünü sırtlanmayı göze alan, adaleti kişilere göre eğip bükmeyen, üretimi lafla değil iradeyle savunan ve koltuğu değil memleketi önceleyen bir siyaset anlayışıdır. Kutlu Parti, Yusuf Halaçoğlu’nun tarihsel hafızaya dayanan devlet aklı, İrfan Çep’in sahadan yükselen sert ve uyarıcı itirazları, Tulga Keskin’in toplumun en dipten gelen gerçeklerini işaret eden vurgularıyla bu anlayışın yalnızca sözünü değil, bedelini de üstlenmeye talip olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin içine sürüklendiği bu çıkmaz, isimler değişerek değil, anlayış değişmeden aşılamaz. Siyaset yeniden milletin kaderiyle yüzleşmeyi göze almadıkça; koltuklar korunur, ama ülke kaybedilir.


