
Köşe Yazısı
Utanmadan Hâlâ Konuşanlar

Bazı yüzler vardır ki; bir kez ekranlardan göründüğünde, insanın midesi burkulur. Çünkü o yüz, yalnızca bir kişinin siması değildir. O yüz, bir halkın acılarına, kumpaslarına, ihanete uğramış evlatlarına, yıllarca karartılmış hayatlara ayna tutar. O yüz, Balyoz’dur. O yüz, Ergenekon’dur. O yüz, Silivri zindanlarında çürütülmüş vatansever subayların, bilim insanlarının, gazetecilerin kaderidir. Bugün hâlâ ekran ekran gezen Rasim Ozan Kütahyalı, Abdulkadir Selvi ve Cem Küçük gibi isimler için söylüyorum:
Siz konuşmayın! Susun. Çünkü ellerinizde kalem değil, vicdanları kanatmış mürekkep var.
Bu ülkede hafızasını yitirmeyen, vicdanını kaybetmemiş herkesin zihninde aynı soru dönüyor: Dün FETÖ’yle aynı dili kullanan, kumpas davalarına kalemleriyle kılıf diken bu isimler bugün ne yüzle konuşuyor?
15 Temmuz sadece bir darbe girişimi değil, aynı zamanda bir “büyük yüzleşme” fırsatıydı. Ancak ne yazık ki bu yüzleşme tam anlamıyla gerçekleşmedi. Bugün hâlâ ekranlarda boy gösteren, devlet aklı anlatan, ahlâk dersi veren bazı figürler; aslında bu milletin en ağır yaralarından biri olan FETÖ’nün medya ayağında rol almış aktörlerdir. Bu isimlerin başında Rasim Ozan Kütahyalı, Abdulkadir Selvi ve Cem Küçük geliyor.
Rasim Ozan Kütahyalı: “Devrimci Fidanlar”ın Savunucusu
Sabah Gazetesi’nde 23 Ekim 2017 tarihinde yayımlanan yazısında, Rasim Ozan Kütahyalı açıkça şu ifadeyi kullandı:
“Gülen’in 1970’lerden itibaren devletin ve yargının içine ektiği fidanlar ağaç olmasa bu devrim yapılamazdı.”
(Sabah, 23.10.2017 – “Devrim içinde devrim 2013–2017”)
Bu cümle, FETÖ’nün devletin damarlarına nasıl sızdığını övmekle kalmıyor; bunu “devrim” olarak meşrulaştırıyor. Oysa o “fidanlar” dedikleri, 15 Temmuz gecesi bu halkın kanını döken, bombaları TBMM’ye yağdıran hainlerin ta kendisiydi.
Aynı yazısında Kütahyalı, “AK Parti ile Gülenciler arasındaki işbirliği bir tercih değil, mecburiyetti” diyerek yıllarca süren kirli ittifakı da normalleştirme çabasına girmişti. Bu yazı, sadece bir analiz değil; geçmişin ortaklığını temize çekme çabasıydı.
Kütahyalı sadece yazmadı, aktif olarak kumpasların medya ayağında rol aldı. Ergenekon ve Balyoz gibi tertip davalarda, TSK mensuplarını “darbeci”, “statükocu” ilan etti; sahte dijital verilerle tutuklanan asker ve aydınları karalamaktan geri durmadı. Bugün hâlâ hiçbir yüzleşme yapmadan ekranlarda konuşmaya devam etmesi, bu milletin zekâsıyla açık alaydır.
Abdulkadir Selvi: “Hocam Dön”den Devlet Akılcılığına
9 Aralık 2013 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan yazısında Abdulkadir Selvi, Fethullah Gülen’e adeta mektup yazar gibi seslenmişti:
“Hocam Türkiye’ye dön artık… Gözyaşlarından gözlerin şişmiş. Bizim de kalbimize damlayan kan damlaları oldu.”
(Yeni Şafak, 09.12.2013)
O dönemde 17-25 Aralık operasyonlarının hemen öncesinde, Gülen’e yönelik bu duygusal çağrı; cemaatin siyasi kriz sürecinde yeniden konumlandırılması, legal bir figür gibi sunulması anlamına geliyordu. Selvi yıllar sonra bu yazısını “FETÖ’yü ABD’nin kontrolünden çıkarmak için yazdım” diyerek savunsa da, ne yazık ki içerik hâlâ ortada: FETÖ liderine karşı açık bir sempati ve meşruiyet önerisi.
Bu yazıdan sonra ne mi oldu? 15 Temmuz’da Gülen’in ABD’den verdiği emirle F-16’lar halkın üzerine bomba yağdırdı. Selvi ise hiçbir zaman açık bir özür ya da pişmanlık sergilemedi. Üstelik şimdi yine ekranlarda, “devlet aklı”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramları diline dolamış durumda.
Bu insanlar, geçmişte yaptıkları hataların bedelini ödemediği gibi, bugün o hataların üzerine sünger çekmeye çalışıyorlar.
Cem Küçük: Önce Sessizlik, Sonra Saldırı
Kendini bugün “FETÖ’yle ilk mücadele eden gazeteci” olarak lanse eden Cem Küçük, 2013 öncesi dönemde Gülen yapılanmasına karşı açık bir duruş göstermemiştir. Ne yazık ki arşivlerde, FETÖ’nün en güçlü olduğu dönemlerde yazılmış kayda değer bir eleştirisi bulunmamaktadır. Aksine, Faruk Bildirici gibi medya ombudsmanlarının belirttiği üzere, o yıllarda sessiz kalmayı tercih etmiş, FETÖ tehlikesine karşı kamuoyunu uyarmamıştır.
Ancak 17-25 Aralık sonrası dengeler değişince, bir anda en öfkeli FETÖ karşıtı pozisyonuna bürünmüştür. Bugün ekranlara çıkarak kimin FETÖ’cü olup olmadığını anlatan Küçük, geçmişteki suskunluğuyla bu yapının palazlanmasına dolaylı katkı sağlayanlardan biri olmuştur.
Gerçek Hesaplaşma: Susmakla Başlar
Bu ülke, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında suçsuz yere yıllarca cezaevinde yatan generallerin, gazetecilerin, bilim insanlarının vebalini hâlâ taşıyor. O insanlar, Rasim Ozan’ın övdüğü “fidanlar” tarafından tasfiye edildi. O insanlar tutuklanırken, bu kalemler ellerine mürekkep değil, tetik aldı.
Bugün bu kişilerin hâlâ gazetelerde köşe yazması, ekranlarda program yapması, kitap çıkarması ve “ahlâk”, “adalet”, “hukuk” konuşması; sadece utanmazlık değil, aynı zamanda bu millete karşı işlenmiş ikinci bir suçtur.
Gerçek yüzleşme, yalnızca FETÖ üyelerinin yargılanmasıyla olmaz. FETÖ’ye ekran ekran meşruiyet kazandıran, kumpaslara çanak tutan, masumlara iftira atan ve sonra hiçbir bedel ödemeden yollarına devam eden bu isimlerle de hesaplaşmak gerekir.
Toplumsal hafızayı tazelemek, bu yüzlerin geçmişte ne dediğini unutmayarak başlar. Bu yüzden net söylüyorum:
Bu insanlar konuşmasın. Çünkü onların geçmişi hâlâ bu milletin vicdanında kanıyor.
Muharrem Değirmen / 26 Haziran 2025 Perşembe





