SEN YERLİ DEĞİLSİN, BEN YERLİYİM!

Bir siyasi partinin içinde geçen bu diyalog, aslında o yapının zihniyetini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İlçe başkanı çıkıp “adayım” diyor, orada bulunan belediye meclis üyesi ise bir anda YEŞİLLENİYOR… Evet yanlış duymadınız, resmen YEŞİLLENİYOR. Çünkü mesele hizmet değil, mesele vizyon değil; mesele “ben yerlisiyim” kompleksi. “Sen Orhangazili değilsin” diyerek siyaset yaptığını sanan bu anlayış, kabile mantığını aşamamış, dar bakış açısına sıkışmış bir zihniyetin ürünüdür. Liyakati, birikimi, temsil gücünü bir kenara bırakıp doğum yeri üzerinden siyaset kurmaya çalışanlar, aslında Orhangazi’ye değil kendi egolarına hizmet eder.
Daha da trajik olanı, bu zihniyetin hâlâ utanmadan dillendiriliyor olmasıdır. Birileri çıkmış, elinde görünmez bir “Orhangazimetre” ile insan ölçmeye kalkıyor. Kim nereliymiş, kim buranın yerlisiymiş… Bu neyin siyaseti? Bu kafa yapısıyla bırakın belediye başkanlığını kazanmayı, Gedelek’ten öteye gidemezsiniz. YEŞİLLENEREK siyaset yapılmaz; bu iş renk değiştirmekle değil, vizyon koymakla olur. Ama siz hâlâ isimlerin, kökenlerin, etiketlerin arkasına saklanıyorsanız, o koltuk size değil; siz o koltuğa fazlasınız.
TRAFİK CANAVARI MISINIZ, ŞEHİR İÇİ MİNİBÜS MÜ?
Ne yazık ki Orhangazi’de şehir içi minibüsler artık vatandaşın en büyük şikâyetlerinden biri hâline gelmiş durumda. Trafikte yaşanan sorunlar her geçen gün artarken, özellikle minibüslerin tutumu hem güvenliği hem de günlük yaşamı olumsuz etkiliyor.
Bilindiği üzere minibüs hatlarında belirli bir zaman sistemi uygulanıyor. Örneğin Kubbeli Cami durağından hareket eden bir minibüsün, son durak olan hastaneye belirli bir süre içinde ulaşması gerekiyor. Aynı şekilde belirli duraklar arasında da zaman baskısı söz konusu. Orhangazi’nin dar sokakları ve tek yönlü yolları düşünüldüğünde, bu sistemin sürücüler açısından zorluk oluşturduğu açık.
Ancak bu zorluk, kuralsızlığı ve tehlikeyi meşru kılmaz.
Duraklar boşken ya da müsait alanlar varken, yolun ortasında ani şekilde durup yolcu indirip bindirmek artık sıradan bir alışkanlık hâline gelmiş durumda. Bu durum hem trafikte akışı bozuyor hem de kazalara davetiye çıkarıyor. “İndir burada” denildiğinde, uygunluk gözetmeden yapılan bu ani duruşlar, arkadan gelen araçlar için ciddi risk oluşturuyor.
Asıl endişe verici olan ise mahalle aralarında yapılan aşırı hız. Zamanında durağa ulaşma kaygısıyla, özellikle okul çevrelerinde ve yerleşim alanlarında sergilenen bu hız, sadece trafik kuralı ihlali değil; doğrudan insan hayatını tehlikeye atan bir davranıştır. Her gün minibüs kullanan vatandaşlar olarak bu tabloyu endişeyle izliyoruz.
Unutulmamalıdır ki, birkaç dakikalık gecikme telafi edilebilir; ancak bir can kaybının telafisi yoktur.
Sürücülere açık ve net bir çağrı yapmak gerekiyor: Direksiyon başında sadece bir araç değil, aynı zamanda insanların hayatını taşıyorsunuz. Zaman baskısını gerekçe göstererek trafik kurallarını hiçe saymak, sizi sadece daha hızlı değil, aynı zamanda bir “trafik canavarı” hâline getirir.
Orhangazi’de trafik zaten zor. Bu zorluğu daha da tehlikeli hâle getirmeye kimsenin hakkı yok. Herkesin ortak sorumluluğu olan trafikte, biraz daha dikkat, biraz daha kural ve biraz daha vicdan şart.
HEP SİYASİLERDE Mİ SORUN, YA STK’LAR?
Orhangazi’de yaşanan her sorunun faturası alışkanlık gereği siyasilere kesiliyor. Elbette yerel yönetimlerin ve karar vericilerin sorumluluğu tartışılmaz; ancak sahada olması gereken, toplumun nabzını tutması gereken sivil toplum kuruluşlarının büyük bir kısmı da ne yazık ki bu tablonun dışında değil. İlçede trafik, altyapı, gençlik, uyuşturucu ve sosyal çöküş gibi başlıklar her geçen gün daha görünür hale gelirken; STK’ların önemli bir bölümü ya sessiz kalıyor ya da sadece protokol fotoğraflarında yer almayı yeterli görüyor. Oysa sivil toplum dediğimiz yapı, kriz anında konuşan, gerektiğinde karşı çıkan, çözüm üreten bir refleksi temsil eder. Bugün Orhangazi’de bu refleksin ciddi anlamda zayıfladığı açıkça ortada.
Daha da dikkat çekici olan ise bazı STK’ların sahadan kopuk, halktan uzak ve gündemden bihaber bir görüntü vermesi. İlçenin gerçek sorunlarına dair somut projeler üretmek yerine, günü kurtaran açıklamalarla varlık göstermeye çalışmak ne yazık ki alışkanlık haline gelmiş durumda. Gençlerin geleceği tehdit altındayken, esnaf ekonomik darboğazla mücadele ederken, mahallelerde güvenlik endişesi artarken; STK’ların bu tabloya karşı güçlü ve organize bir duruş sergileyememesi ciddi bir eksikliktir. Unutulmamalıdır ki güçlü bir şehir sadece güçlü siyasetle değil, aynı zamanda aktif, cesur ve sorumluluk alan bir sivil toplum yapısıyla ayakta kalır. Orhangazi’de bu denge yeniden kurulmadan, sorunların kalıcı şekilde çözülmesi de mümkün görünmüyor. Ha bu durum tüm STK’lar için geçerli değil. Yarası olan gocunsun!
“DEVE”NİN HELALLİĞİ
Adam uzun yıllar devesiyle taşımacılık yapmış. Yaşlanan deve yolun sonuna gelmiş. Artık öleceğini anlayınca; "Sahibimi çağırın da helallik vereyim." demiş.
Devenin sahibi; 'Ne hakkı varmış ki bende ?' demiş. Ama yine de merak etmiş. Dayanamayıp devesinin yanına gitmiş.
'Ne hakkın var ki bende ?' demiş.
Deve; "Öyle deme! İlk olarak benim taşıma gücüm belliyken bunun iki katı çuval yüklerdin bana. Bu hakkımı helal ediyorum sana. Benim günlük 10 kg yiyeceğe ihtiyacım varken, sen hep 8 kg verir, kalanı vermezdin. Bu hakkımı da helal ediyorum.
Ayrıca; Üç günlük yolu iki günde gitmem için sopayla döverdin beni. Bu hakkımı da helal ediyorum. Dahası; Bir de yavrum olmuştu. Onu kesmiş, misafirlerinle bir güzel yemiştiniz. Bu hakkımı da helal ediyorum.
Amma bir hakkım var ki onu asla helal etmeyeceğim.
Sahibi merakla sormuş; 'Nedir o ?'
"Her seferinde her yolu en iyi ben bildiğim halde, tüm yükü de ben taşıdığım halde, yularımı bir eşeğe verirdin. Onu önüme koyardın.
Beni bir eşeğe mahkum ederdin ya, işte bu hakkımı asla helal etmeyeceğim!" demiş.
"Ehil olmayan, liyakatsiz insanlara; Hiçbir makamın, hiçbir değerin, hiçbir emanetin teslim edilmemesi dileğiyle..
Nostalji…
ESKİ ORHANGAZİ’NİN BÜYÜK DERSİ
1935 tarihli bu Cumhuriyet gazetesi küpürü, Orhangazi’nin yalnızca tarım ve zeytinle anılan bir kasaba olmadığını; aynı zamanda sosyal devlet anlayışının yerelde karşılık bulduğu erken örneklerden biri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. “Yoksul yavrular” ifadesiyle verilen bu haber, dönemin yokluk şartlarına rağmen çocukların korunması, barındırılması ve bayramda giydirilmesi gibi uygulamaların sistemli bir kurumsallık içinde yürütüldüğünü gösteriyor. Henüz Cumhuriyet’in ilk on yılı bile dolmadan, taşrada bir çocuk esirgeme yapısının varlığı; devletin sosyal politikalarının yalnız merkezde değil, Orhangazi gibi kazalarda da hissedildiğini kanıtlıyor. Bu, sadece bir yardım faaliyeti değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in “kimsesizlerin kimsesi olma” idealinin sahaya yansımasıdır.
Bugüne geldiğimizde ise asıl sorgulanması gereken nokta tam da burasıdır: 1935’in yokluk döneminde bile organize edilebilen bu sosyal hassasiyet, bugün aynı güç ve samimiyetle sürdürülebiliyor mu? Kurumların sayısı artmış olabilir, bütçeler büyümüş olabilir; ancak mesele yalnız rakam değil, ruh meselesidir. O gün çocuklar “yavru” olarak görülüyor ve sahipleniliyordu; bugün ise çoğu zaman istatistiklere indirgenmiş bir sosyal politika anlayışıyla karşı karşıyayız. Bu küpür bize şunu hatırlatıyor: Asıl ilerleme, binaların büyümesi değil; merhametin, sorumluluğun ve sahiplenmenin artmasıdır. 1935 Orhangazi’si, bugünün Orhangazi’sine bu anlamda ciddi bir vicdan muhasebesi bırakıyor.
ORHANGAZİ’NİN SÖZÜ
İçimizdeki Bace Otlarını temizlemek zorundayız.
Neşet Çağlayan AK Parti Orhangazi İlçe eski Başkanı




